Soykırım Kavramı Neden Mutlak Propaganda Amacı Taşır?


Soykırım kavramı artık alışılageldik her katliama bir gayrımeşruluk ve korkunçluk sıfatı yakıştırmak için propaganda yarışı üslubundan başka bir şey haline gelmemiştir. 30 kişiyi bir yere toplayıp katliam yapsanız ona bile soykırım diyorlar artık. Soykırım edebiyatının iyice cılkı çıktı. Raphael Lemkin'in bu tanımı maalesef içi boşaltılmış anlamlara neden olmaktadır. Sırf soykırım gibi hukuki bir kavram yüzünden katliamı gerçekleştirenler yaptığı katliamı bile kabullenmekten uzak bir tavır sergiliyor. Soykırım gibi bir kavram olmasa katliamı gerçekleştirenler belki direkt katliamı kabullenip özür dileyecekler. Katliamı gerçekleştiren fail bir toplum ile o katliama uğrayan toplum arasındaki ilişkilerdeki yarayı soykırım kavramı değil iyileştirmek, aksine katliamı gerçekleştiren toplum üzerinde kalıcı bir duygusal baskı aracı haline getirerek katliamın faili ve mef’ulü olan iki toplum arasında kalıcı bir düşmanlığı sonsuza kadar körüklemektedir. Soykırım kavramındaki duygusal ve dramatik edebiyat öyle boyutlara ulaştı ki artık toplumlar birbirlerinin acısını ve ölüsünü yarıştırıp en çok kendisinin acı çektiğinin ispatı mücadelesinin içine girerek adeta bir çıkmazın içine girilmektedir. Çünkü 21. yüzyılda köle ahlakı revaçtadır. Özellikle Ortaçağ’daki şövalye ahlakında ise güçlülük ve gaddarlık asla gizlenmezdi ve kimse köle ahlakına sığınıp mağdur edebiyatını kolaylıkla yapmazdı. Herkes güç ve şan ile övünürdü. Diğer yandan soykırım kavramı ölümleri adeta sembolleştirdiği için asla geçmişteki yaraların kapatılıp düşman olan iki toplumun bir gelecek inşa edebilirliği üzerine bir birliktelik elde edemez. Aksine düşmanlığı ve nefreti daha da körükler. Aynı zamanda soykırım propagandacılığı Nietzsche’nin bahsettiği köle ahlakına son derece benzemektedir. Nitekim güce sahip olmayan merhamet her daim kendini suçlu ve âciz hisseder, gaddarlık ise gücü elinde bulundurmadığı halde bile kendisini haklı hisseder. Gaddarlık güce ulaştığında önüne geleni yok eder, öyle ki merhamet bile güce ulaşsa sahip olduğu güç ile zehirlenerek gaddarlığa dönüşür. Bu yüzden merhamet daha çok gücü elinde bulunduramayanların ahlâkıdır. Yani demek oluyor ki güce özlem duyan zayıflar ilk iş olarak merhamet yoluyla kendilerine hukuki anlamda bir meşru zemin arayacaktır. Hukuki zeminle gücü elde eden zayıflar ise bundan sonraki süreçte tam bir gaddarlık silsilesini gerçekleştirecektir ve hukuku da tanımayacaklardır. Her yeni iktidara gelen yapı, mağduriyet edebiyatı üzerine haklılığını meşru bir zemine oturtarak zulüm düzenini o şekilde inşa eder. Tarihten de birçok örneğe baktığımızda soykırım anlayışının nasıl sembolleştirilip bir propaganda ve baskı aracına dönüştürüldüğünü aşağıdaki örneklerden de anlayabilirsiniz: Örneğin Rusya’nın Ukrayna’da 400 kişiyi öldürerek gerçekleştirdiği Buça Katliamı’na soykırım diyen Amerika her nedense İsrail’in Gazze’de 70 bin kişiyi öldürmesine benzer yakıştırmayı yapmaktan kaçınmaktadır. İsrail’in Gazze’de 70 bin kişi öldürmesine değil soykırım neredeyse Holokosttan bile beter diyecek olan İslamcı çevreler her nedense Gazze’den bile beter olan Yemen’de 85 bin çocuğun açlıktan ölmesi olayına neredeyse elle tutulur hiçbir tepki göstermediler. Çünkü onlar için Yahudi’nin öldürdüğü Müslüman, Müslümanın öldürdüğü Müslüman’dan daha değerlidir. Birçoğumuz Bosna-Hersek deyince Sırplar tarafından gerçekleştirilen ve 8 bin Boşnağın öldürüldüğü Srebrenitsa Katliamı’nı hatırlar. Ama hiç kimse II. Dünya Savaşı’nda Hırvatlar ve Naziler tarafından neredeyse 1 milyon Sırp’ın öldürüldüğünü bilmez. Herkes II. Dünya Savaşı’yla ilgili olarak Japonların Amerika tarafından Hiroşima ve Nagazaki’de atom bombası yemesini hatırlar fakat Japonların II. Dünya Savaşı’nda 11 milyona yakın Asyalıyı öldürdüğünü çoğu insan bilmez. Sürekli olarak Almanların Yahudilere yönelik olarak gerçekleştirdiği Holokost dillendirlirken Müttefik Güçlerin Almanlara karşı gerçekleştirdiği operasyonlardaki bombalamalarda hayatını kaybeden yüz binlerce Alman’ı da kimse hatırlamaz. Yani demem o ki soykırım kavramı gerçekleşen katliamları sembolleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda tarihte gerçekleşen diğer katliamları da değersizleştirmeye kadar gitmektedir. Örneğin Batı Türkiye’yi sürekli olarak Ermeni Soykırımı ile ilgili olarak sıkıştırırken her nedense Balkanlar’da katledilen 5 milyon Müslüman Türk’ün esamesini dahi okumazlar. Yani soykırım kavramı böylesine siyasileşmiştir ve çifte standartlı bir tutuma sahiptir. O yüzden birçok toplumun ve özellikle siyasilerin yaptığı hiçbir soykırım edebiyatına artık inanmıyorum ve güvenmiyorum. Kısacası soykırım edebiyatı, 21. yüzyılda Nietzsche’nin bahsettiği köle ahlakının alışılagelmiş ağlaklığından başka bir şey değildir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar